5 Temmuz 2019 Cuma

Minibüsçüler Çekişmesi


Veysi yol kenarında minibüse binmek için yol kenarında bekliyor bir yandan da yol kenarını kolluyordu. Kendisinden önce kaç kişi bekliyordu acaba. Boş koltuk bulmama durumu olmazdı ama yine de şoförün yanındaki en ön koltuğa oturmak istiyordu. Minibüslerin merkeze gitmek için kalktıkları ilk kalkış noktasına yakın olduğu için boş koltuk her zaman buluyordu. Nihayet üzerinde Ulus-Bentderesi yazan minibüs göründü adeti olduğu üzere ağır ağır ilerleyerek geliyordu. Çünkü minibüsçü için ağır yol almak kendisine her an el edecek bir müşterinin yola çıkması demekti. Kendisinden önce aynı noktadan muhtemelen beraber olan iki kişiyi aldı. Veysi rahattı beraber olan iki kişi kolay kolay ayrı ayrı koltuklara oturmazdı. Ne ki oturmak istediği ön koltuk boş olsun. Minibüs kendisine yaklaştıkça muradına ereceğini görerek sevindi.  El etti ve minibüs durdu.
-          - Selamunaleykum dedi ve şoförün yanındaki ön koltuğa oturdu.
-         -  Aleykumselam dedi şöfor.
Bir süre adeti olduğu üzere ağır ağır yol almaya devam etti. El eden müşterilerini aldı. Her şey Veysi’nin alıştığı minvalde ilerliyordu. Minibüsteki boş koltuklar dolmaya başlamıştı. Şoför artık ayağını gazdan çekmiyor daha hızlı yol alıyordu. Bir iki kişi yol kenarından el etti ama almadı. Veysi biraz şaşırmıştı. Ama herhalde daha ilerde bekleyen yolcuları almak için bir iki müşteri gözden çıkardı yine arkada ki bir minibüs ile kapışıyordu herhalde.
Yine adet olduğu üzere şoför kendisi gibi merkeze gitmek üzere yolda olan bir başka şöfor arkadaşını aradı ve önde ki minibüs ile ilgili birkaç şey söyledi. Ayağını gazdan çek biraz gibi şeyler söyledi. Veysi de haklı çıktığını düşündü. Yolcu almamış olması klasik minibüsçü kapışması yüzündendi. Ama o da ne dört kişilik bir grup el etti ama onları da almadı. Bu kadarı garipti ve minibüsçü kapışması ile açıklanamazdı. Dayanamadı ve sordu:
-              Şoför bey hayırdır yolcu el etti almadın. Daha önce de iki kişiyi daha da almadın. Böyle yapmazdınız siz minibüsçüler ama dedi var mıdır bir nedeni?
-              Abi hiç sorma başımızda bir polis kontrolü belası var. Her gün saat 10’a kadar kontrol var.
-              Allah Allah dedi Veysi tam da işe gidişlerin yoğun olduğu saat. Neyi kontrol ediyorlar peki?
-              Yolcu sayısını
Veysi milleti canından bezdirmek isteyenlerin yapabileceği bu kontrol uygulamasını düşündü. Yaşlının, hastanın yer bulup oturması için iyiydi ama yaşlı hasta dışarda beklerken de yoruluyordu. İçerde bari birinin yer vermesi durumu olurdu ve gitmek istediği yere daha erken giderdi diye düşündü. Ayrıca kalabalıkta bayan erkek ayakta sıkış tıkış gitmek te iyi değildi elbette. Ama insanlar işlerine gecikmemeyi daha çok tercih ederlerdi. Nitekim tıklım tıklım dolu minibüslere binmek için çırpınan bayan erkek gençleri gördüğü çok olmuştu. Saat sabah 10:00’a kadar yolcu sayısı kontrolü yapmak ve ayakta 3 yolcudan fazla yolcu taşıyan şoföre ceza kesmek aslında millete ceza kesmekti.
-         
- -  - Neden böyle bir uygulama başlatmışlar? Ben epeydir bu hattaki minibüsleri kullanıyorum böyle bir duruma daha önce hiç karşılaşmamıştım.
-      - Abi polislere yukarıdan emir gitmiş hiç af yok gördüğünüze yazın demişler. Para bitmiş herhalde millete dadandılar.
-          - Kim?
-          - Hükümet
-        -   Olur mu öyle şey canım trafik cezalarıyla toplanacak paradan ne olur?
-          - Öyle deme abi yanlış yerden yolcu aldın yanlış yerde yolcu indirdin diyerek 600 tl ceza kesmişler bir arkadaşa
Töbe töbe diye düşündü Veysi 3 tl alınan bir müşterinin yanlış yerde indirilmesi veya yanlış yerden alınmasından dolayı 600 tl ceza. Olur şey değil.
-        -  Peki minibüsçüler için yolcu alma veya indirme yerleri belli mi?
-         - Yok abi nerdeee! Sen el ettin aldım işte. Nerde el etsen orda alırdım. Minibüsçüler için sabit bir indirme bindirme yeri yok.
-          - Allah Allah dedi Veysi aklı karışmış olarak.
-          - Yolcu işi nedir niye böyle bir uygulama başlattılar peki
-          - Abi milleti Belediye ve özel halk otobüslerine yöneltmeye çalışıyorlar, dedi şoför.
-          - Ama böyle yaparak milleti cezalandırıyorlar dedi Veysi. Belediye otobüsleri de özel halk otobüsleri de tıklım tıklım. Onlara niye ceza kesmiyorlar.
-          - Onlara kesmezler, kesemezler abi.
-        -   Peki yok mu sizin bir minibüsçüler birliği gibi bir birliğiniz bu duruma itiraz edecek? Siz millete hizmet ediyorsunuz ve el eden yolcuyu almamak millete eziyettir.
-          - Yok abi biz belediye ile yıllık sözleşme imzalarız dedi şoför ağzımızı açsak ya sözleşmeyi iptal ederler ya da gelecek yıl için sözleşmeyi yenilemezler.
-          - Allah Allah peki nasıl millet mağdur edilmeden taşınacak gitmek istediği yere? Metro tramvay yapsınlar o zaman! Dedi Veysi
      Şöfor kaygılı aynadan arabanın içini kontrol etmeye başladı. Kontrolün yapıldığı noktaya yaklaşmıştı. Yol üzerindeki kavşağın biraz ön tarafında polis kontrol noktası kurmuş ve bazı araçları da durdurmuştu.
-Abiler ablalar boş yerlere oturalım. Ayakta beklemeyelim. Beklemek zorunda kalanlar da biraz çömelemez mi?
Rezilliğe bak dedi Veysi kendi kendine. Milleti gitmek istediği yere taşıyan toplu taşıma olarak Belediye ve özel halk otobüsleri ile minibüsler vardı. Belediye ve özel halk otobüsleri tıklım tıklımdı ama emniyet minibüsçüleri kontrol ediyordu yolcu sayısını aşmamaları için. Bunları düşünürken kontrol noktasından bir polis içinde bulunduğu minibüsün önüne çıktı ve sağa çekmesini işaret etti. Vesyi de inşallah gariban şoförü mağdur etmezler düşüncesiyle minibüste ayakta olan kaç yolcu var görmek için şöyle geriye baktı. Ayakta 5 yolcu vardı. 3 liradan bu beş yolcu 15 lira ödemişti şoföre. Şoför minibüsü sağa çekti. Kontrol noktasında arabalar bekliyor trafik akışı yavaşlamıştı. Şoför, arabanın içini kontrol eden polise doğru yürüdü evrakları elinde. Dışarda polisle biraz konuştular, evraklarını gösterdi. Bir süre sonra yüzü düşmüş bir şekilde geldi. Minibüsteki insanlar da Veysi dahil olmak üzere huysuzlanmıştı. İşe gecikiyordu millet.
Şoför içeri girdi ve
-          - Yazdılar dedi.
Veysi;
-          - Ne kadar
-         -  120 tl
-          5 yolcu ayaktaymış ve yazması gerekiyormuş memurun. 120 tl.
Veysi,
-         -  Abi polisle olacak iş değil sizin bir birliğinizin olması ve bu durumu yukarıya karar vericilere iletmesi lazım. Yoksa böyle cezalar yer durursunuz.
-         -  Abi bir değil iki değil bu hattaki hatta başka hatlardaki minibüs şoförlerini canından bezdirdiler. Şoför millet el ettikçe alıyor ama böyle bir kontrol noktasında denk geldiğinde basıyorlar cezayı.
Veysi,
-          - Allah yardımcınız olsun kardaş dedi.
Şöfor biraz da öfkeyle;
-         -  Vatandaş ta sesini çıkarmıyor ki dedi.
-          - Haklısın kardaş dedi Veysi
Millet işine gücüne koşturuyor. Herkes ekmek derdine düşmüş. Polisle kim uğraşmak ister ki bindiği minibüs şoförünü savunmak için diye düşündü. Lakin bu mevzuların da usulünce çözülmesi gerekmez miydi? Hala gerekmez mi dedi kendi kendine.
-         -  Kardaş beni ilerde indir ama ceza yazacaklarsa yazmayacakları bir yerde indir dedi Veysi
-          - Yazarlarsa da yazsınlar ben seni indireyim abi dedi şoför.
Veysi kurulduğu ön koltuktan kalktı ve şoföre bakarak;
-          -Allah yardımcınız olsun, günün bereketli olsun diyecem ama bırakmazlar ki dedi ve kapıya yöneldi.
Şoför;
-          - Abi Allah razı olsun sen yine de duanı et dedi! Duadan gayrı bir şey kalmayacak elimizde bu gidişle.
Veysi aklında şoförün “duadan başka elimizde başka bir şey kalmayacak bu gidişle” sözünü düşündü bir an ve ürperdi!
-          - Yarabbi aramızda ki beyinsizler yüzünden bizi helak etme yarabbi diye dua etti.
Çalışacağı mekâna doğru düşünceli bir şekilde yürümeye başladı. 
  


1 Temmuz 2019 Pazartesi

İşssizlik Sarmalı

 Büyükçe bir marketin tuvaletinde karşılaşmışlardı. Müşteri olarak personelin kullandığı ve asma katta bulunan tuvalete ihtiyaç gidermek için çıktığında bay yazan levhanın bulunduğu mekâna girdi. Özenle temizlenmeyen, güzel kokularla kokulandırılmayan ve tuvalet kabinlerinin bulunduğu mekanlara has bir koku vardı içerde. İki adet tuvalet kabini vardı. Birinin kapısı açık içerisi karanlık ve diğerinin kapısı aralık ışığı da yanıyordu. İçerisi karanlık, kapısı aralık olan kabine yöneldi sensörün kendisini algılayacağını ve ışığın yanacağından emin olarak. Ancak olmamıştı. Işık yanmamıştı. Biraz etrafına biraz lambanın bulunduğu tavana bakınarak kendisini sensöre algılatmaya çalıştı kabinin içerisinde. Ancak tavandaki sensör düzeneğinde lambanın olmadığını fark edip kabinden dışarı çıktı.


Kapısı aralık ve ışığı yanan kabine yöneldi. Kapıyı içeri girmek için eliyle itti ancak o da ne! İçerden bir el güçlü bir şekilde kapıyı kapattı. İçerde tuvalet ihtiyacını gideren biri vardı. Kapının kapanmadığını, aralık kaldığını bilen ve her an birinin bu kapıyı itebileceği bilinciyle ihtiyaç gideriyordu belli ki. Müşteri çaresiz iki tuvalet kabinin ve bir el yıkama lavabosunun bulunduğu mekândan dışarı doğru yürüdü. Dışarının havası içeriye göre biraz daha iyiydi. Bekledi kapıda. Aslında çok da sıkışmamıştı ama yol gidecekti ve tedbir iyiydi. Biraz bekledi.  Kabinden kendisinden yaşça az biraz gençten bir delikanlı çıktı ve kapı kapanmıyor dedi.

-Kapı kapanmıyor ışık yanmıyor dökülüyor resmen dedi.  Müşteri

Gençten delikanlı

-Aynen abi Allah’tan su akıyor dedi gülerek.

Müşteri delikanlının üzerindeki üniformaya bakarak market çalışanı zannetti ve napsın garibim çalıştığı mekanla ilgili yöneticilere şikayetlenmek herhalde kolay bir şey değildir diye düşündü. Ama bir yandan da
-      -  Neden böyle oluyor?
-       - İmkânların kalitesizliğine neden itiraz edemiyoruz?
-       - Tahammülü yüksek bir millet olmamızdan mı?
-        - Ekmeğimizden korkmamızdan mı? Sorularıyla tuvalet kabininin içerisine girdi.

İçeri girdiğinde kapıyla bir de ben uğraşayım diye düşündü. Biraz zorlayınca kapı kapandı. Kullandıkça çağşayan, şirazesi kayan pimapen kapılardandı. Kim bilir belki ekonomik ömrü dolmuştur kul yapısı ne de olsa! Demek ki delikanlı burayı çok kullanmıyor ki kapının zorlayınca kapabileceğini anlamamış dedi kendi kendine.

İhtiyacını giderdikten sonra rahatlamış bir şekilde lavabonun üzerine konulan sıvı sabunla ellerini yıkadı. Başka milletler, bizim millet kadar tuvalet sonrası el yıkama alışkanlığına sahip değildir ha! Bizim nerdeyse bütün tuvaletlerimizde sıvı veya katı mutlaka sabun bulunur ancak bunu dünyanın diğer bütün milletleri için söyleyemeyiz. Kendi yurt dışı tecrübelerini düşünerek gururlandı. İnce, detay temizlik konusunda dünyanın en temiz milleti olmayabiliriz ancak temel temizlik konusunda dünyanın en temiz milletiyiz diye düşündü.

Rahatlamış ve temel temizliğini yapmış bir şekilde market arabasını bırakarak kimliğini aldığı devasa marketten dışarı çıktı. Çıkışın hemen yanına hem müşterilerin dinlenip sigara içmeleri hem de çalışanların sigara molalarında kullanabilecekleri iki banktan birine oturdu. Diğer bankta da tuvalette karşılaştığı delikanlı sigara içiyordu. Sigara molasında herhalde diye düşündü müşteri.

Tabakasını çıkardı ve cigarasını sarmaya başladı. O arada da bu bank işini düşünüyordu. Dünyanın oturmayı en çok seven milletiyizdir herhalde. Dünya oturma banklarının bu kadar çok olduğu başka bir memleket ve oturmayı bu kadar çok seven başka bir millet var mıydı acaba? Öyle at üstünde göçebe millet lafları boş laflar gibi geldi. Kardaşım fırsatımız olmuş ta biz mi oturmamışız. Bıraksalar taoist, budist rahiplerinden daha fazla otururuz üstelik günlük yaşamımızda. Onlar oturmayı ibadetin parçası yapmışlar da oturuyorlar diye düşündü.

Yavaş yavaş ilgisi delikanlıya dönmüştü ki delikanlı da kendisinin sardığı tütünle ilgiliydi ancak ilk hamle müşteriden geldi.

-          Marketiniz kaçta açılıyor kardaş? dedi memleket ağzıyla
      Delikanlı güleç yüzüyle


-          Abi ben marketin personeli değilim ama sabah saat 9 da açılıyor herhalde.
-           
       Ya öyle mi! dedi müşteri
-          Üzerindeki formaya bakınca seni marketin çalışanı sanmıştım.

Delikanlı,
-       
      Yok abi biz markete tırlarla gelen malları raflarına diziyoruz, fiyatlarını yapıştırıp başka bir markete geçiyoruz dedi.

Müşteri şaşırmıştı. Kendisi de delikanlılık çağlarında çalıştığı için marketlerde mal sayımı yapan firmaları biliyordu ancak böylesini ilk defa duyuyordu. Gıda zincirindeki yeni bir çalışan grubunu öğreniyordu. Tırlarla gelen mallar marketin kendi çalışanları tarafından değil dışardaki bir hizmet firmasının çalışanları tarafından indirilip raflara yerleştiriliyordu ve fiyat etiketleri bunlar tarafından düzenlenip yerleştiriliyordu. Bir yandan bu iyi de bir şeydi düşünsenize bu işi de bin bir çeşit müşteri ile uğraşan market çalışanlarının yaptığını. Büyük zahmet!

-          Bu bölgede ki bütün marketlerin raflara mal dizme ve fiyat etiketlemelerini biz yapıyoruz dedi delikanlı.

Biraz durakladıktan sonra kalbi temiz, çalışkan insanlara has bir hasbilikle

sen ne iş yapıyorsun abi diye sordu.

Müşteri, delikanlının bu hasbiliğinden keyif duyarak;
-          
       Memurum ben dedi.

-          Çok iyi abi dedi. Şehirdeysen memur olacan dedi.

 Müşteri muhabbet edebileceği saf, temiz ve çalışkan bir delikanlı bulduğunu düşünerek
-          
         Niye ki diye sordu.
-         
      Abi ben sırtımda bu tişört güneş, yağmur, kar, çamur demeden çoğu zaman yürüyerek marketler arasında dolanıp duruyorum. Aldığım para 2.000 tl dedi. Geçim dünyası mecbur çalışıyoruz, dedi.

Önlerinde oturdukları market dahil, delikanlının bizzat kendisinin astığı fiyat etiketlerini de düşünerek sessizce 2.000 tl ha! dedi müşteri kendi kendine. Gıda fiyatları hala düşmüyordu. Yazdı ama fiyatlar düşmüyordu.

-          Fiyatlar biraz düştü değil mi ama diye sordu

-          Nerde abi dedi yaz aylarındayız bu fiyatlara düşmüş denir mi? Kendin biliyorsun alıyorsundur dedi.
-         
          Niye düşmüyor peki dedi müşteri bilmez ve anlamak ister bir edayla

Çünkü bu konular açıldığında çok fazla “Abi Amarkayla kavga etmeyecen, doları böyle yükseltir”  “Suriyelileri doldurdu memlekete böyle oldu” gibi kapsamlı ekonomi analizlerini çok duymuştu.

Merakla ne diyecek diye bekledi.

-          Fiyatlar düşmez abi çünkü köylerde kimse kalmadı. Şehirde sanki bir şey var herkes şehirlere doluştu. Tüketen arttı üreten azaldı. Nasıl azalsın fiyatlar?

Bu sözler müşteriyi, delikanlı ile ilgili düşüncelerini pekiştirdi. Doğru söylüyordu. Türkiye’nin köy nüfusu %7’ye kadar düşmüştü. Peki, endüstriyel tarım ne âlemdeydi tarım ülkesi, kendi kendine yeten yedi (diğer 6 ülkeyi hiç öğrenemedik bir türlü) ülkeden biri canım ülkemde? Endüstriyel tarım köy nüfusunun azalış oranıyla aynı oranda yükselseydi çözüm olmaz mıydı? Endüstriyel tarım nasıl yükselecekti? Hooopp yükseliyorum demekle olacak iş miydi?

Ülke gıda pazarının sağlıksızlığa, kalitesiz gıdaya, istismarcılara açık hale getirildiği saklanamaz bir hakikat haline geldi maalesef. Günümüz hastalıklarının insanları perişan etmesinden açık değil miydi durumumuz!

Delikanlı;

-          Abi köyde küçücük bir yerim olsa burada durmam. 100 tavuk ama sadece 100 tavuk yetiştirsem yumurtalarıyla geçirim buradaki rezilliğe de katlanmam. Yeri olanlar da şehirlere koşup geliyorlar ne varsa ben bir şey anlamadım 15 yıldır şehirde çalışıyorum.

Müşterinin kendisi de köylü çocuğuydu. Köyde artık kimseye küçücük bir alan bile kalmıyordu. 1970’te 35 milyon olan Türkiye nüfusu 100 milyona doğru gidiyor. Tarlalar mirasla küçülüyor ve insanlar mecburen yerlerini ve yurtlarını terk ediyorlar. Ama delikanlının dediği de doğru diye düşündü. Üreten azaldı tüketen arttı. Azalan üreticinin yerini de endüstriyel tarımla dolduramadık maalesef. Bu düşüncelerle delikanlıyı biraz daha fazla konuşturmak istedi:

-          Maaş tatlı geliyor demek ki dedi.

Delikanlı;

-          Ne maaşı abi aç bi ilaç geziyorlar şehirde. Her işi de yapmıyorlar. Geçen iş yaptığımız bir marketten bir adam bir şişe rakı çalmış, yakalanmış, market müdürü niye çaldın diyor? O da ben rakı içmem abi diyor. Ee niye çaldın? Götürüp satacam karnımı doyuracam diyor. İş ver çalışayım karnımı doyurayım abi diyor. Polise teslim edeceğiz seni diyorlar tabi! Olur diyor eskiden polis dedin mi ayakları titrerdi şimdi bari karakola gideyim bir tas çorba içeyim diyor. Polis te napsın salıyor.

Müşteri düşünceli;

-          Doğru diyorsun senin yaptığın işi yapmayacak milyon işsiz vardır.

-          Aynen öyle abi dedi heyecanla ve bir büyüğünü ikna etmiş olmanın özgüveniyle.

Devam etti;
-          
       Asıl sorun yılsonunda ortaya çıkar dedi.

Müşteri merakla
-          
        Aa o niye? Diye sordu.
-          
          Abi şimdi bu marketler bir sürü adam çıkardı işten. Niye? Küçülmeye gittiler. Depoları küçülttüler. Satışları düştü. Market te haklı ben kazanacam ki sana verebileyim diyor abi. Ben kazanamıyorum ki deyip işten çıkarıyor. Bunların çok azı başka bir iş bulabildi. Şimdilik işsizlik maaşıyla geçiniyorlar onun da süresi var. O süre bitince ve iş bulamayınca ne olacak?

Doğru söylüyordu. Köydekini köyde tutacak bir sistem kuramadık millet şehirlere doldu. Azalan tarım üreticisinin yerine endüstriyel tarımı ikame edemedik. Gençlerimiz iş bulamıyor bulsa iş beğenmiyor. Kim bilir ülkedeki işveren işletmelerin, çalışanların durumu nasıldı? Diğerkâmlık, kanaatkârlık, sabır, tahammül duyguları zayıflamıştı millette. Off ya! Bu memleketi yönetmek kim bilir ne zordur diye düşündü.

-          Millet hükümeti suçluyor dedi.

 Delikanlı hemen atladı

-          Ne hükümeti abi millet her şeyi istiyor, havada bulam havada yiyem diyor, ayağım toza toprağa değmesin diyor. Böyle olur mu?

Evet ya böyle olur mu? Böyle olduğunda ahlak, vicdan, emeğe ve gerçeğe saygı kalır mı? Böyle olduğunda bizi insan edecek olan “başkası” kalır mıydı hayatımızda? Kalsa o bize ne verebilir biz ona ne verebiliriz?

Sigaraları bitmişti. Müşteri, kardaş kafanı daha fazla şişirmeyeyim sen de işine bakarsın bana müsaade deyip minibüse binmek için yolun karşısına geçti. 
(küçük hikâyeler devam edecek)

  

12 Nisan 2019 Cuma

Denir mi?


Vaki midir takdirin varmadığı menzile
Tarik çoktur refik yoktur denir mi?

Yolun edepsiz vardığı görülmüş müdür
Nefs dizginin çözen yâre haktır denir mi?

Refik yar olmuşsa tarik vuslattır
Maşuk yoldur, yol refiktir denir mi?

Mizanına vurulmadık kalır mı sandın
Nadan benim dana sensin denir mi?

Gönül kırığı nadana pinhan
Münezzehe gönül kırdın denir mi?

Baba Gidince



Ne umulur doğacak günden
Nefes olacak yarenin yoksa

Toprağın tadı kaçar
Ermesi gereken erenin yoksa

Söz gönlü darlar akla hücumda
Ruhun okşayacak tesellin yoksa

Ata aranır her daim lakin
Onsuz zindan olur kardeşin yoksa

Zeval geldi güneşime atam göçtü evine
Ne yaren kaldı, ne eren derdime

Dert oldu varım, sır oldu derdim
Ne teselli kaldı, ne kardeş kaldı

12 Ocak 2013 Cumartesi

Biz İnsanlar

Biz insanlar korkunç varlıklarız
Zamanı anlık savrulmalara mahkûm eden biz
Yılları acelelerimize kurban ederiz
Biz insanlar korkunç varlıklarız

Biz insanlar korkunç varlıklarız
Sert kayaları un ufak eden tabiat
Yıkılır körpe ellerimizde
Feryat etmeden

Biz insanlar korkunç varlıklarız
Aşina yüzlerdir çiziktirdiklerimiz
En masum omuzlara yüklenirken adalet
Aldırmadan sitemkâr gözlere, geçer gideriz

Biz insanlar korkunç varlıklarız
Ardımıza bakmadan dalmışken öfkemize
Tutkulara meze ettiğimiz masumiyet
Gözyaşlarına aldırmadan

Biz insanlar korkunç varlıklarız
Bilmezmiş gibi, yaşamayı
Normalmiş gibi yaşanan her şey
Umarsızca meşke dalar gideriz

Biz insanlar korkunç varlıklarız
Yararak, yarılarak varlık bulan her şeyin
Sahibinin umudu
Eldeki tek imkân biz insanlarız

26 Mart 2012 Pazartesi

Gölgeler Ne Kadar da Gerçeksiniz!


Bulantıya neden olur varlığınız
Gölgeler, ne kadar da gerçeksiniz!
Hüzünlü bir gülümseme de
Küçümseyici bir yüz ifadesinde
Kaçamak bir bakışta
Bulantıya neden oluyor varlığınız
Gölgeler, ne kadar da gerçeksiniz!
Bir onur kızgınlığında
Hırçınca bir şımarıklıkta
Duyarsız bir davranışta
Bulantıya neden oluyor varlığınız
Gölgeler, ne kadar da gerçeksiniz!
Gıpta dolu gözlerde
Bir kıskançlık krizinde
Hakir gören tavırda
Bulantıya neden oluyor varlığınız
Gölgeler, ne kadar da gerçeksiniz!
Banka faizinde, asgari ücrette
Servet ve zenginlikte
Yoksulluk ve yoksunlukta
Bulantıya neden oluyor varlığınız
Gölgeler, ne kadar da gerçeksiniz!

22 Şubat 2012 Çarşamba

Emniyet Güvenlikte


Elinde sigara
Volta atıyor
Sırtında özel güvenlik yazısı
Bu kızlar çok güzel
Dantel örebilirler.

Kim bilir kaçı kaçla topluyor
Kaçtan çıkarıyor
Sorsan ekmek davası be abi!
Belki omuzlarında Adem’in
Sülbünü taşıyor.

Medeniyet


Toprağın bütün ateşini topladım
Dökülen teri, akıtılan emeği
Sokullu Mehmet Paşa’yı
Barbaros Hayrettin’i, Doria’yı
Kâğıda akıtılan Langlois Köprüsü’nü
Yakacaktım medeniyet denilen hanenin
Bütün sütunlarını
Heyhat!
Arzın çatırtılarıyla uyandım.

21 Şubat 2012 Salı

Bankamatik


Veysi işyerinden çıkarak danışmanıyla buluşacağı üniversiteye doğru yürüdü. Kafasında hocasıyla yapacağı görüşmenin içeriğini evirip çeviriyordu. Sonra birden cebinde hiç para olmadığını fark etti. İstanbul gibi bir şehirde cebinde parası yoktu. Hemen bankaya yöneldi. Cepteki para güvendi. Onsuz bu koca şehirde dolaşmak çok ciddi cesaret isteyen bir işti. Kendisinden bir milyon isteyen birine yok derse “bir milyonun bile yoksa neden yaşıyorsun” denilip bıçaklanabilir, jiletlenebilirdi. Şekeri düşse bir yerlere yığılıp kalabilirdi. Bankaya doğru yaklaşırken bu düşünceler hızla beyninin kıvrımlarında uçuşuyordu. Bankanın önüne geldiğinde iki bankamatikten birinin bir problemi olduğunu ve sadece diğerinden para çekilebildiğini gördü. Riske girip kuyruğun az olduğu ve henüz para çekilmeyen bankamatiğin önünde sıraya girmeyi ve sorunun çözümünü beklemeyi bir an için düşündü ama hemen vazgeçip çoğunluğun önünde kuyruk oluşturduğu aktif bankamatiğin önünde sıraya durdu.

Aktif bankamatiğin önünde oluşan kuyruk caddeyi doksan derecelik açıyla kesmiş yoldaki normal akışı sekteye uğratmıştı. Veysi bankamatiğe doksan derecelik açıyla uzanan kuyruğa baktı ve yoldan geçişlerin gerçekten zorlaştığını gördü. Kuyrukta sondan ikinci sıradaydı. Kendisinden sonrakine yani en sondakine baktı önce ve sonrasında önündekilere yolu kapadıklarını ve açıyı yani kuyruğun oluşum yönünü değiştirirlerse yolun rahatlayacağını söyledi. Ancak önündeki iki kişi ile birlikte kendisi ve kendisinden sonraki yolu açma maksadıyla açılarını biraz değiştirdiler. Oluşan kuyruğun arasından geçmek isteyenler kuyruktakiler tarafından hoş karşılanmıyorlardı. Öyle ya arkadan dolansana arkadaş! Ama kuyruk yolu kapatmış gelip geçenlerin dolanmaları söylenen alan ise trafiğe açık olan yoldu. Kendisinin önünde duranlar pozisyonlarını değiştirmemiş ilk söylediğinde yerlerini değiştirenlerde eski pozisyonlarını almıştı. Bu arada önündekiler azalıyor ve kuyruk ta uzuyordu. Şaşırtıcı bir şekilde kendisinden sonra oluşan kuyruğun istediği gibi oluştuğunu fark etti. Oysa uyarının işe yaramayacağını düşünmüş ve sessizce beklemekteydi. Bu durumu görünce hayatta sonuçların olayları başlatanların çok uzağında ve alakasız görünerek gerçekleştiklerini düşündü. Belki değişim çok ciddi müdahaleler ve büyük paradigmalarla gerçekleşmiyordur diye düşündü. Yaşadığı bu küçük olay kendisine düşüncesinin bir kanıtı gibi göründü.

Bu sırada aktif olmayan bankamatiğin önünde de bir kuyruk oluşuyordu. Riski sevenler kuyruğu! Azda olsa bazıları aktif olmayan bankamatiğin önünde kuyrukta sıraya geçiyor ve bekliyorlardı. Veysi içinden aktif olmayan bankamatiğin sorununun giderileceğini ve riski alanların daha önce işlemlerini yapıp gideceklerini düşündü ve içini bir sıkıntı yaladı geçti. Aslında herkes tek sırada bekleseydi ve eğer sorun giderilirse kimse avantajlı veya mağdur olmadan işlemini yapsaydı diye düşündü. Tam o sırada gözü ikinci kuyruktaki birine takıldı ve adamın yüzündeki umut ve kaygının bütün renklerini gördüğünü düşündü. Bu adam kendisinden önce işlemini yapıp gidebilirdi. Kendisi riski üstlenmediği için ve tek sıra gibi kimseyi mağdur etmeyecek bir çözüme sadece kendisi kredi tanıdığı için bu olabilirdi. Bir yandan da sorunun geç çözülebileceğini düşündü ve biraz rahatladı. Ama bu rahatlaması kendisini utandırmıştı. Ama düşündüğü gibi olmadı sorun giderilmiş ve yan sırada bekleyenler işlemlerini yapmaya başlamışlardı. İşin tuhaf tarafı kendisinin önünde beklediği bankamatik arıza verdi. Birden ortalık karıştı. Tam bankamatiğin önünde duran bey amca hemen içeri koşturdu. Diğer sıraya geçmeyi düşünmeden. Muhtemelen içerdekilere bağırdı çağırdı ya da sorunu anlamaya çalıştı. Ama tekrar geldiğinde sıradakiler karışık bir şekilde diğer bankamatiğe yönelmişti. Riski alanlar çifte karlı çıkmış olmanın mutluluğunu yaşıyor görünüyorlardı. Hem riskini alarak önünde bekledikleri bankamatiğin arızası giderilmiş hem de yan yan gözledikleri kuyruğun önünde bulunduğu bankamatik arızalanmıştı.


Veysi bu sefer duygularına kendini kaptırmamaya azimliydi. Evet, yan sıraya karışık bir geçiş olmuş öndekiler arkada sıralara düşmüşlerdi. Arızalanan bankamatiğin önünde bir bayan şaşkın şaşkın duruyordu ve o sırada amca da içerden çıkmıştı. Veysi daha önce hissettiği kötücül insani duyguların da verdiği utangaçlıkla bayana ve amcaya seslendi. “Buyurun bizden önce idiniz” deyip kendinden önceye aldı. Telaşla yan bankamatiğe geçip sıra kapanlardan ön sırada olanlar Veysi’nin bu çıkışına hoşnut olmamışlardı ve bunu rahatsızlıklarını bankaya ve bankamatiğe yönelterek çeşitli yorumlar yaptılar. Onlardan bazıları ise şansızlıklarından dem vurup günlük işleriyle ilgili konuşmaya giriştiler. Sırada Veysi’nin arkasında duranlardan bazıları da “Evet ya çok beklediler, önce onlar işlemlerini yapsın” gibi dört bir tarafa çekilebilecek yorumlar yaptılar. Veysi’nin önünde işlem yapmayı bekleyen dört kişi varken arıza veren bankamatiğin arızası giderildi ve gözü o bankamatikte olan Veysi, hiçbir vicdan azabı ve duygu dalgalanması yaşamadan bankamatiğe yöneldi. Parayı çekip cebine koydu ve oradan ayrıldı. “İşte insan! İşte hayat!” deyip yeniden hocasıyla yapacağı görüşmenin içeriğini düşünmeye başladı. 

19 Şubat 2012 Pazar

Yakınlık

Yakınının kalbinin derinliklerinde gezinmek, sancılarını, sıkıntılarını, acılarını, sevinçlerini derinliklerinde hissetmek kaçınılmaz bir sonuçtur yakınlıkta. En yakın bu yüzden hep maşuk olmuştur. Günlük hayatımızda ise hep parça parça yakınlıklarımız olur. Ve her birimiz parça parça oluruz hayatın dağdağasında. Derinlerimizde bir yerlerde içinde bulunduğumuz bu kesreti tevhide sevk eden bir merkez bizi sürekli bir öz denetim ve öz gözetime teşvik eder. Bu merkezin bende doğurduğu sonuç bütün insanlığın yedi milyarlık tek tek unsurları ile birlikte bir olduğudur. İçine düşülen farklılık ve çelişkilerin sadece birer perde oldukları en iyi aşkta anlaşılır. “En yakın” olan maşuktur. O halde aşkın en büyüğü perdeler kalktığında “bir” olan insanlığın bütününe duyulan aşktır. Günlük yaşamımızdaki yakınlıkların bizi parçalaması perdelerin gerçekliğine duyulan kuvvetli inançtan gelir. Bu bana göre bir aldanıştır ve bu aldanışın temelinde şeytan olarak kodladığımız bencilliğimiz yatar. Bencillik bizi birbirimize düşman ve rakip haline getirir. Günlük hayatımızdaki yakınlıklarımız bu bencilliğin gölgesi altında şekillenir ve bizi tevhide sevk eden, öz denetim ve öz gözetimi teşvik eden vicdan dediğimiz merkezimizi zayıflatır. Bilinç ve ruh dünyamızın dinginliğini yıkar, paramparça eder. Sonrası ise; psikolojik, sosyolojik, ekonomik, ideolojik vesaire bin bir türlü sorundur. Dünya aşksız cehennem aşkla cennettir.     

Vesvese Güzellemesi

Vesveseyi çok severim! Sahibinin şeytan olduğu düşünülen, insanın duygu ve düşüncelerini bulandıran girdiler... Berraklığın ortadan kalkması yani insanın en verimli dünyasına açılan kapı! Vesvesesi olmayan insan bana sorarsanız yaşayan ölüdür. Vesvesesiyle uğraşmayan ise zindanını hazırlayan gardiyan. Ölü ve zindanının gardiyanı! İnsanın bu dünyadaki olası iki hali yalnızca bunlar mıdır? Bence yeryüzünde yaşan insanların büyük bir çoğunluğu belli oranda ya ölü ya da kendi kurduğu zindanının gardiyanıdır. Bende bu insanlardan biriyim. Bunu fark ettiğim zaman zindanımın duvarlarının epeyce kalınlaştığını fark ettim. Dahası içinde yaşadığım hayatın ölüsü haline dönüştüğümü. Bozguna uğramıştım. Çıkış yolu arayışlarım bana vesveseyi sevdirdi. Bunu size duyurmak için de bu yazıyı kaleme aldım.
Ulularımız, hacı ve hocalarımız, bilginlerimiz vesvesenin şeytandan geldiğini bildirirler. Oysa vesvese bir imkandır! Fert fert her bireyin kendini tanıması, onarması ve kişisel bütünlüğünü oluşturarak özgürleşmesi için vesveselere ihtiyacı vardır. Onlardan korunmaya çalışmak aslında ölmeye çalışmaktır. Ulularımız gençleri öldürmek için çok tecrübelilerdir. Dimağımıza gelen hikmet kıvılcımları olan vesveseleri fark ederek hakikat güneşine ulaşma çabasına girmesini ustaca savuşturup, kendi hapishanelerinin ustaları haline getirirler gençleri. Yarım kalmışların dünyasını kurarlar. Zararsız uysal yarım kalmışların dünyası! Bu yarımlığın üzerine zulümleri, sömürüleri, düzenleri inşa ederler. Vesvese şeytandandır! İşleri yolundadır artık yarım kalmışların, yarım bırakılmışların. Kendi dünyamızın derinliklerine açılmanın yollarını bulabilmemiz için karanlıklarıma saçılan kıvılcımlar lanetlenmiştir. Promethe’mizin katillerine dönüşmüşüzdür artık. Karaciğerlerimizi yiyen akbabalarız artık. Karaciğersiz bir hayat ise bizi yeryüzünün Demostes’lerine dönüştürüyor.
Oysa bir seçeneğimiz var!! Vesveselerimizi sevmek, önemsemek. Onların izinden giderek zindanlarımızdan çıkıp özgürleşme yolunda ruhlarımızı güçlendirmek. Kendi dünyamızı, kendimizi bilebilmenin imkânlarıdır vesveseler. Zaaflarımızın işaret fişekleri. Hayat belirtilerimiz. Karakterlerimizin haritasını çıkarma şifreleri. Vesveselerinizi sevin! Onların size çok yardımcı olduğunu göreceksiniz. Size bütüncül ve özgür şahsiyetler kurma, dolayısıyla anlamlı bir dünya kurma imkânı sunduklarını göreceksiniz.
Kişiliklerimizin kılcal damarlarına vesveseler sayesinde çıkacağımız yolculuklar bize kendimizi tanıma ve kurma imkânı sağlayacaklardır. Kendini bilen neyi bilmez ki! Bilmediğini bilir öncelikle. Bilmesi gerekeni… Zaaflarını bilen neyin üstesinden gelmez ki! Beşer olmaktan çıkıp insanlaşmanın heyecan verici serencamı dünyalarımızı cennet yapacaktır. Vesveselerinizi sevmeniz ve onlarla ilgilenmeniz dileğiyle!       

Bil Bunları Çocuk!

Sana da rızık verdi mevla evlat!
Yeniyordur bir yerlerde şimdi
Sana da uçucu maddenin hülyaları kalıyor
Bir de lutfederlerse salkımın talkı

Bilmek istiyorum barınma güdüsünü
Kaybolunca ümid, karın sıcağını
Açlığın dinçliğini
Ve nihayet isyanı

Sana da yer yarattı mevla evlat!
Kalıyordur birileri şimdi
Sana da sert esen rüzgara göğüs germek kalıyor
Bir de karışmazlarsa köprünün altı

Tatmak istiyorum hayata tutunma güdüsünü
Hülyalarda gezen küheylanı
Kalbinin yeşilliğini
Ve nihayet nisyanı

Sana da arzu verdi mevla evlat!
Koşuşturuyor bilmeye insanlık
Sana da gecenin karanlığında çıplak ışık kalıyor
Bir de kesmezlerse sokak lambası

Bilmek istiyorum halini bilen büyük mimarı
Sabrı nedendir gecenin soğuğuna, gündüzün zulmüne
Yemek, barınmak, bilmek hakkındır
Lutfederlerse, karışmazlarsa, kesmezlerse.

Kadın

Kadın diye başlandığında hiç kimsenin aklına annesi gelmez. Bir kategori olarak kadın gelir. Onun özellikleri ve erkekte uyandırdıkları ile ilgili yorumlar yapılır. Çünkü insanlık dediğimiz şey kadın ve erkeğin oluşturduğu bir entitedir. Ben neden bunu gündemime alıyorum? İnsanlık dediğimiz ailenin yarısı kategorik olarak kadındır. Kategorik olarak derken kastım bebeği, çocuğu, genci yaşlısıyla bütün kadınları katmak içindir. Ama yaşlı dememeliydim çünkü kadının yaşlısı yoktur. Aslında çirkini de yoktur. Varsa bile güzelleşme umudu vardır. Narin bir varlıktır. Talep edilmeyi bekler. Ama talep etme tarzının onu incitmeyecek bir tarzda olması gerekir. Geçenlerde kadının bu tabiatını mükemmel bir şekilde yansıtan bir diyaloğa şahitlik ettim. Ev sahibi bir kadın ve onun evinde çalışan bir gündelikçi kadın arasındaki diyalog şöyleydi:
-- Kiralık olarak oturduğum ev gece konduydu ve yıkıldı. Şimdi yeni bir ev kiralamam lazım ama gündelikçilikten kazandığım para buna yetmez ki!
-- Çok üzüldüm şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?
-- Sokak kadını olmaya karar verdim.
-- Aman allahım sen bunu nasıl yaparsın? olmaz böyle bir şey!
-- Neden beni istemezler mi? Onu mu demek istiyorsun?
-- Hayır onu demek istemedim. Seni isterler. En iyi sen yaparsın.
-- Bana çok iyi bir sokak kadını olabileceğimi mi söylemek istiyorsun?
-- Hayır onu demek istemedim...
Kendi aralarındaki diyalog böyle. Talep edilme iması üzerinden geliştirilen bu diyalog çok ilgimi çekti. Çok güzel işlemişlerdi.
Kadın kategorisinin bende talep edilmeyi bekleyen varlıklar intibaını bırakmasının nedeni bana göre onları erkeklerden ayıran tek yönlerinin bu olmasıdır. Bu tavrı göstermelerini sağlayan meziyetleri; fiziksel zariflikleri ve erkeğin cinsel arzusunun dizginlenmesinin kadının cinsel arzularını dizginlemesinden daha zor olmasıdır.
Bunun ötesine geçtiğimizde kadın tabiatıyla ilgili gözlemlerim estetiği önemsemesidir. Estetik ve zarafet belki de bir kategori kodu olarak aktarılmaktadır. Sağaltıcı olması onun başka tabi yönüdür. Sağaltıcılık onu anneliğe hazırlayan en önemli özelliktir bence. günümüz genç kızlarının kaybettikleri ve kendileri için zül addettikleri özellik aslında sağaltıcılıktır.    

Gerilim

Ağır hatlar yüklüyüm,
Tıkandım.
Maddeyi aşan ruhum,
Pişmemişliğin girdabında
Çırpınıyorum.
Lakin kırmalı, koparmalı her bağı!
Özgür kuşlar gibi uçmalıyım.
Daha dur diyorlar!
Muvazenesiz uçulmaz.
Hakları var mı?
Bilmiyorum!
Hak veriyorum.
Uç diyorlar uçamıyorum.
Koş diyorlar koşamıyorum.
Deve kuşu misali,
Başımı kumlara gömmeliyim.
Erik dalına çıkıp,
Anda üzüm yemeli.
Nihayet bir yaranı can bulup,
Ocağında küllenmeli, küllenmeliyim.
Bir bad-ı saba,
Bir ab-ı hayat beklemeliyim.
Belki vakt dolar sura üfler İsrafil,
Kim bilir! Belki vakitsiz gelir Azrail.

Geride Kalanlar

geride kaldıklarını zannettiklerim! meşgul olmadığı bir anda beynime doluşuyorsunuz. gülüşünüz, küsmeniz, kızmanız, düşünmeniz. siz benden ne istiyorsunuz? iyisiyle kötüsüyle geçti gitti. yani yaşanması kaçınılmaz olanlar yaşandı ve her birimiz artık yeni bir yerdeyiz. ama neden hala esintileriniz var üstümde?
kiminiz bana fedekarlığı, kiminiz bana ketumluğu, kiminiz bana coşkuyu, kiminiz bana hırsı vs. vs. neden hatırlatıp duruyorsunuz? bunlar olmadan yaşamak mümkün olmaz mı? hedefi olmayan nefsim anımsıyor sizi. katılmak istiyor insanlık paradoksuna. bütün iddialarımı def ettim sanıyordum. ama siz yok musunuz siz aklıma gelip bana iddiada bulunmayı dayatıyorsunuz. zamanı hatırlıyorum vesveseli bir anımda. ve başlıyor sürgün.
özlemle doluyorum. özlemek yoksun olmak değil midir? oysa kaçınılmaz olan yaşanacaksa özlem ne yapar ki? özlemek terbiye eder demeyin sakın! terbiye eden özlem kaçınılmaz görülenin yol açtığıdır. bir kez başladı mı vicdan sorgusu aklanır bütün karalar. simsiyah olur bütün aklar. akıbet felaket. böyleyse eğer bu iş, vicdan neye yarar ki?
ben terazisinde merhamet ve sevgi olmadı mı iddian felaketin olur. bu gerçek bilinmesine rağmen hayat iddiasızları mahrumlar ve mazlumlar olarak sunar gözümüze. marumiyet ve mazlumiyet aşka eşit midir? eşyanın hakikatine varmada mahrumiyet ve mazlumiyet işe yaramıyorsa oruç ve namaz niçin farz kılınmış ki? iddia aşksız niçin mahrumiyet ve mazlumiyete razı olmaz? mahrumiyet ve mazlumiyet iddiasızlıksa vicdan akı siyahı nerden bilecek? bütün aklar kara ve bütün siyahlar beyaz olacak. serilecek orta yere nefsimin haritası. dimağıma vicdanın tohumları ekilecek.

Dönemezsin

Karanlıktı meşruiyet çemberi

Işık arandı, seçtin hicreti

Çıkmadan edemezsin

Çıkıntın mı dönemezsin


Güvenli limanlar ıssızlaşınca

Meşru kavramlar şeytanlaşınca

Bilmeden edemezsin

Bildin mi dönemezsin


Fısıldadı özüne sahte ebediyeti

Yemeyi ışık sanınca yasak meyveyi

Tatmadan edemezsin

Tattın mı dönemezsin


Düşünce ıssızlığın kucağına

Tövbekârdır nefis, sığınır affına

Tartmadan edemezsin

Tarttın mı dönemezsin


Nihayet oluşur beyti makdise

Vukua gelir envai hadise

Görmeden edemezsin

Gördün mü dönemezsin


Kurulur mahkemeyi Kübra

İnsanlık vicdanından olmadan cüda

Vuruşmadan edemezsin

Vuruştun mu dönemezsin

Demostanes'e Övgü

Vazgeçmiyordu kimse
Önemliydi önemli olması gerekenler
Peki BEN!
Küçücüktüm.

Tek dinlencem kafatası
Suskunluk
Tek iştigalim hayal
O da beni beynimden vurdu

Nihayet büyük keşif
Sevildi sevilmesi gerekenler
Taptaze gönül!
Çatlayan koza

Başlıyordu kavga
Adanıyordum
Adalet olmalıydı
O da beni gönlümden vurdu

Yıllar sonra Demostenes
Çalılıklar ve mağara
Geliyordu büyük hatip
Ve değişmedi dünya

Büyük Makine

Ah zavallı Byzantion! Koca Konstantinopol! Der-i Saadet! Yar-ı Güzin İstanbul! Ne olmuş sana böyle?

Şehir, şafağın sökmesiyle çalışması için düğmesine basılan büyük bir makine gibi homurdanmaya başladı. Veysi geceden kalma bir halde ve bütün gece labirentlerinde yürümüş olmanın verdiği yorgunlukla şehrin hareketlenmelerini gözlemeye devam etti. Yavaş yavaş evine doğru yürüdüğü sokakta envai ebatta binaların kapılarından birer birer çıkan insanlarda bir mahmurluk ve telaş vardı. Akşam evine doğru giderken son durağa gelmeden eve gitmekten vazgeçmiş kendini bilinçsiz ve amaçsız şehrin sokaklarına atmıştı. Gecesine şahitlik ettiği bu şehre artık farklı bir gözle bakıyordu. Kimlerle karşılaşmamıştı ki; tinercisi, evsizi, açı, içerden bağrışmaların geldiği haneleri, ağlayarak sokağa fırlayanları, hızla geçip giden arabaları, neşeli turistleri, bozuk yabancı dil aksanlarıyla müşterileri davet eden işletme çalışanlarını, daha nicelerini… Şaşırtmıştı bu durum Veysi’yi. Onun için bu şehirde okulu, arkadaşları, davası ve bilinçlenme çabası dışında hiçbir şey yoktu ama yanılmıştı işte! Bu koca makinenin geceleri neler yapmamıştı ki! O an, Necip Fazıl’ın kaldırımlar şiirini mırıldanmaya başladı birden:

“Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”


Gece bir grup tinerci çocuk başına üşüşmüş yemek için aldığı yiyeceği, çerezi onlarla beraber yemişti. Çocukların bazıları arsızlık edip para isteyince yok demiş ve grubun lideri gibi davranan yaşça da diğerlerinden büyük bir sokak çocuğu:

“Ayıptır lan! Ağabey nesi varsa bizimle paylaştı işte!”

Veysi ise o an için grupta bulunan 13, 14 yaşlarındaki kız çocuğunu düşünüyordu. Nasıl olmuştu da bir erkek sokak çocuğu grubuna dâhil olmuş ve onlarla yaşamaya devam edebilmişti. Ama anlamak için bağlantılı kalmayı göze alamadı. Ne yapabilirdi ki bu çocuklara ya da kız çocuğuna? Sonra çocuklardan izin isteyip gece yürüyüşüne devam etmişti. Bir binanın ikinci katında ışığı yanan bir pencerenin önünden geçerken içerden bir kadın feryat ediyordu:

“Zehir ettin hayatımı, Allah senin belanı versin!”

Muhtemelen ebeveynler odasında başlayan ve belki de uzun sürecek içine şiddetin karışacağı bir aile kavgasıydı duyduğu. Derin bir iç geçirdi ve “Haneler huzursuz” diye geçirdi aklından. Evet, sokakları acı hikâyeler, vurdumduymazlıklar, çelişkiler ve haneleri huzursuzluklarla doluydu bu koca şehrin. Oysa hayran kalmıştı ilk geldiği günlerde. Yunanlılardan, İranlılardan, Romalılardan ve Osmanlılardan yoğun esintiler hissetmişti. Büyük mimari yapı işçilerinin bağrışmaları ve savaşçı atlarının nal seslerini kulaklarında uğuldamıştı. Yüz binlerce hatta milyonlarca insan koşuşturuyordu ama o bunları hiç düşünmemişti. Sabahına yaklaşmakta olduğu bu gece onun hayata bakışını değiştiriyordu. Hanelerinde huzursuzluk olan, çocuklarını soğuk gecelerde sokaklarda bırakan, acılara duyarsız, çelişkileri normal karşılayan insanların doldurduğu bir şehirde yaşıyordu. Tarihine yaslanarak romantik düşünceler geliştirdiği şehir değildi artık gördüğü! Belki bu şehir hiçbir zaman düşüncelerindeki şehir değildi. Ama şundan emindi: bu şehir hiçbir zaman bu gecesine şahitlik ettiği şehir olmamıştı. Kendinin güvenli limanından çıkıp azgın dalgalarla boğuşmak zorunda kalan bir gemi kaptanı gibi hissediyordu. Hem romantik tarih tasavvuru hem de romantik davası ve bunlara ait bütün kavramları kaybolmuştu.

Gündüzünü anlamak için aheste aheste evine doğru yürüyor ve açık bir bilinçle şehrin canlanmasını izliyordu. Bambaşka bir görüntü oluşuyordu. Geceden kalma fotoğraf silikleşiyor, insanlar çıktıkları dört duvar arasından başka bir dört duvar arasına girmek için birbirlerini ezercesine koşuşturuyorlardı. Gecenin sırrı dışa vuran dinginliği kaybolmuştu. Veysi ürkmüştü! Kavramlarını, hedeflerini yitirmiş ve koca keşmekeşte yapayalnız kalmıştı. Şehrin gündüzü gecesinden daha korkunç gelmeye başladı. Karmakarışık duygularla zihninde dizeler uçuşmaya başladı:

Çırılçıplak yürüyorum sokak ortasında
Eğri böğrü binalar, kıvrılan yollar
İnsanlar var
Her şey olabilir kaygısıyla
Yürüyorum çırılçıplak sokak ortasında

“Her şey olabilir” dedi sesli bir şekilde. Sesi kendisine çok ürkütücü gelmişti. Kendisini koruyacak bütün kavramlarını ve analizlerini gecede bırakmıştı. Gece şahitlik ettikleri neydi? İnsanlar neden koşuşturuyorlardı? Neden kimse kimseyi, kimse acıyı, kimse çelişkiyi, kimse kendini görmüyordu? Çalışıyordu insanlar… Normalde çalışan insanların temel ihtiyaçlarını gidermeleri, dingin olmaları gerekiyordu ama öyle değildi. Milyonlarca insan çalışıyor ama çok az insan kendini görebiliyordu başka kimseyi görmeden. Yanı başındakini, eşini, evladını, arkadaşını görmeyen hatta görmeye vakit ayıramayan milyonlarca insanla dolu bu şehir. Kime gidiyordu emekleri bu insanların? Veysi kafasında uçuşan bu sorularla eve girdi. Arkadaşları hala uyuyorlardı. Ders çalıştığı masasının başına geçti. Defterini açtı ve ah zavallı Byzantion! Koca Konstantinopol! Der-i Saadet! Yar-ı Güzin İstanbul! Ne olmuş sana böyle? notunu düştü. Kendi kendine bu sorularla uğraşma sözü vererek yatağının karanlığına gömüldü.

Algılamalar

Az çok dünya kültürünün ulus devletler düzeyindeki kümelerini ve bu kümelerin üstünde olduğu iddiasındaki uluslararasılıktan haberdarım. Her kültür kümesinin kendi içinde örgütlenme kültürünü somut düzeyde algılayabiliyorum. Ve uluslararasılık denilen şeyin nasıl örgütlendiğini de biliyorum. Kendimi ne alt kültür kümelerinden herhangi birine ne de evrensel dedikleri uluslararası kültürün hali hazırdaki işleyişine ait hissetmiyorum. Dostluğa paylaşıma ve fedakârlığa değer veriyorum. Alt kültür kümelerinde uluslararası hayat standartlarında yaşama arzusunun kamçıladığı yarışmanın neden olduğu çekişme ve gerilim midemi bulandırıyor. Dolayısıyla ulus devlet düzeyindeki örgütlenmeler ve milli ekonomi dedikleri değerin bölüşümü beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Dünyanın ortak zenginliklerinin kullanımını ise orman kanunu belirlemektedir. İnsanlığın geldiği bu nokta çok korkunçtur.

Hayatımızın fiziksel koşullarını düşündüğümüzde çok rahat ve ileri bir aşamadaymışız yanılsamasına kapılırız. Örneğin ben bu yazıyı bilgisayarda yazıyorum ve yazıyı yazarken çok güzel halk türküleri dinliyorum. Ama yazdığımın içeriği ne kadar da rahatsız edici. Oysa yazıyı yazarken kullandığım imkanları gerçek imkanlar olarak görüp kendimi melankoliye kaptırmasam ne kadar mutlu olurdum değil mi? Oysa bir insan yok. İçimin fırtınasını anlayarak dindirecek. Bir insan. Bir dost. Çok rahat bunun benim insanlarla iletişim kuramamla ilgili olduğunu düşünüp işin içinden çıkabilirsiniz. Etrafımdakiler benim gibi; midemi bulandıran, beni rahatsız eden süreçlerden öyle yada böyle etkilenmişlerdir. Fakat bu etkilenmişliği kişisel insani bütünlüğe darbe olarak adlandıran çok az insan var. Ulusal ve küresel işleyişten pay alamadığım için bunları yazdığımı düşünenler elbette olacaktır. Bu doğru değil! Hem maddi hem manevi anlamda hem ulusal düzeydeki hem de uluslararası düzeydeki işleyişin zirvesinde oturmuş seyrediyorum. Ve gördüklerimin dile gelişinin tadı ağzımın tadını kaçırıyor. Yazmakla sizinde ağzınızın tadını kaçırıyorum. Yazıyı öğreten Rabbe hamdolsun. Bu acı tada ortak bulmamı sağladı.

Malthusçu ekonomik değer bölüşümü kaçınılmaz bir şekilde birilerinin sürekli geçim kaygısı içinde yaşamasına neden oluyor. Bu kaygı; ekonomik değeri, birilerinin emeğine ve zenginliğine el koyarak elinde tutanların yaşam tarzına muktedir olmalarını beraberinde getirmektedir. Güzelliğin, çirkinliğin; uygunluğun, uyumsuzluğun; iyinin, kötünün, doğrunun, yanlışın; sanatın ve estetiğin ölçülerini artık bunlar belirlemektedirler. Bütün bu ölçülere paçavra muamelesi yapmak melankoliye neden olmaktadır. aksi ise insani bütünlüğün parçalanmasına neden olmaktadır. Hedefe oturttuğum şey iktidar örgütlenmesi değildir. Öyle yada böyle iktidar kaçınılmazdır. Çünkü insani bütünlük adaleti kaçınılmaz kılmaktadır. Adalet mefhumunun orman kanunu olarak anlaşılmaması için iktidar zorunludur. Ama nasıl bir iktidar?

Adın Bir Yangın Yeri Gibi

Zihnimin bir köşesinde ahın
Kulak kesiliyorum
Adın
Yakıyordu İbrahim’i

Bir yangın yeri gibi adın
Savruluyorum
Kadın
Şenlendiriyordu rahimi

Aldanmıştı iğvasına şeytanın
Kovuluyorum
Sürgün
Pişiriyordu Adem’i

Ötesi var mı hayatın?
Sorguluyorum
Ahın
Muştuluyordu cenneti